Nostos & Eve Dönüş
Antik Yunancada: νόστος — nostos "eve dönüş" demektir.
Ama yalnızca bu bir fiziksel dönüş değildir.
The Odyssey'i hafta sonu tekrar izledim, sonra geriye döndüm ve seneler önceki Truva'yı yeniden izledim. Sonra Odyssey'i yeniden izlemek istedim :) Odyssey'deki dönüş yolculuğu gerçekten çok etkileyiciyledi, her bir sahne zihnimde yeniden yaşıyor, özellikle Sirens kısmı, Nolan sen şüphesiz ki bu işin Tanrısısın.
Bugün Çanakkale'de, Hisarlık'ın toprağının altında gerçekten bir şehir yatıyor. Yüzyıllar boyunca defalarca kurulmuş, yıkılmış, yanmış ve yeniden inşa edilmiş bir şehir. Bir zamanlar surlarının önünde gerçekten askerlerin savaşıp savaşmadığını, o askerlerden birinin adının gerçekten Akhilleus (Yani Aşil, Truva'da Brad Pitt canlandırıyor), Hektor ya da Odysseus olup olmadığını ise bilmiyoruz. Mustafa Kemal'in Çanakkale zaferinden sonra Truva'nın intikamını aldık, sözü var.
İnsanlık yaklaşık üç bin yıldır onların hikâyesini anlatmayı bırakmadı.
Belki de bu yüzden Truva'yı yalnızca tarihte yaşanmış olabilecek bir savaş olarak okumak eksik kalıyor. Çünkü bize ulaşan hikâye savaşın kendisinden çok daha büyük.
Bir tarafta Aşil vardı.
Ölümlü kral Peleus ile deniz tanrıçası Thetis'in oğlu. Yunan ordusunun en korkulan savaşçısı. Hızlı, güçlü, öfkeli ve ölümünün kendisine genç yaşta geleceğini bilen trajik bir kahraman.
Diğer tarafta Hektor.
Truva'nın prensi. Şehrini, ailesini ve halkını savunan savaşçı.
Ve onların arasında savaşan, fakat gücü kılıcından çok aklından gelen başka bir adam:
Odysseus.
Akhilleus savaş meydanında gücü temsil ediyorsa Odysseus başka bir şeyi temsil ediyordu: zekâyı, sabrı, hileyi, uyum sağlamayı ve gerektiğinde kim olduğunu bile saklayabilmeyi.
Sonunda Truva düştü.
Nolan'ı neden bu kadar etkileyici buluyoruz? Çünkü tanımlanamıyoruz. Bildiğimiz hiç bir kalıba uymuyor, sadece biraz hissedebiliyoruz. Oyuncuların duygusunu öyle alıyoruz ki Oppenheimer'da da öyleydik. Onunla ilgili de bir yazı yazmıştık. Linkte kendisi mevcut. Acıyı, gücü, zaferi, kendini bulmayı ve en sonda tanınmayı öyle bir veriyor ki, büyüleniyoruz.
MÖ 13.–12. yüzyıl Homeros destanlarının biçimlendiği/yazıya geçirildiği dönem:
yaklaşık MÖ 8. yüzyıl. Yani Homeros olayların çağdaşı değil.
Destanlar yüzyıllarca sözlü gelenek içinde aktarılmış görünüyor. Bu yüzden İlyada ve Odysseia'nın içinde hem eski Tunç Çağı'na ait hatıralar hem de daha sonraki Yunan dünyasının unsurları bulunuyor.
Homeros bize tarihi anlatmıyor; insanların dört yüz yıl boyunca tarihi nasıl hatırladığını anlatıyor.
Ve öyle bir savaş ki kimse mutlu olmuyor, eve dönenlerin varması 10 yılı buluyor, hatta bununla ilgili dönüş bir gelenek haline gelip destansı bir şekilde anlatılıyor. Odysseus'un yokluğunun 20. yılına yakın bir noktada başlıyor ve geçmiş maceraların önemli kısmını daha sonra Odysseus'un kendi ağzından öğreniyoruz.
Bu da başka bir ilginç mesele yaratıyor:
Kiklopları,
Lotus Yiyenleri,
Kirke'yi,
ölüler ülkesini,
Sirensleri
büyük ölçüde Odysseus anlatıyor.
Yani destanın içinde bile hikâyenin bir bölümü:
bir adamın kendi geçmişini anlatmasıdır.
Bu edebi açıdan çok güçlü.
Çünkü Odysseus sadece kahraman değildir.
Aynı zamanda kendi hikayesinin anlatıcısıdır.
İnsan gerçekten nereye döner?
Doğduğu şehre mi?
Evine mi?
Yoksa bütün yolların sonunda yeniden kendisine mi?
Belki de Odysseia'nın üç bin yıldır unutulmamasının nedeni budur.
Çünkü Truva'nın surları çoktan yıkıldı.
Ama insan hala eve dönmeye çalışıyor.
Çünkü “dönüş” yalnızca Odysseus'un teması değil; birçok mistik gelenekte insanın varoluşunu açıklamak için kullanılan temel imgelerden biri. Tasavvufta da bunu güçlü biçimde görüyoruz.
Tasavvufta ''dönüş''
Tasavvuf düşüncesinin merkezindeki meselelerden biri insanın aslına dönüşüdür.
Kur'an'daki en güçlü ifadelerden biri de budur:
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.”
“Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz.”Bakara 2:156.
Buradaki râciûn, rücû kökünden gelir: geri dönmek.
Yani dönüş fikri yalnızca ölümden sonraki bir hareket olarak değil, insanın nereden geldiğini ve nereye ait olduğunu hatırlaması üzerinden de okunabilir.
Tasavvuf bunu daha içsel bir yolculuğa dönüştürür.
İnsan dünyaya gelir ve kesretin, yani çokluğun içine girer.
Ben.
Sen.
Mal.
Statü.
Arzu.
Korku.
Başarı.
Kayıp.
Beden.
Kimlik.
Sonra bütün bunların arasında kendisini ayrı bir varlık olarak deneyimler.
Mistik yolculuk ise bu ayrılık deneyiminin arkasındaki birliği yeniden idrak etme arayışına dönüşür.
Bu yüzden tasavvuftaki yolculuk garip biçimde bir yere gitmekten çok zaten olduğun yere uyanmak gibidir.
Mevlânâ'nın Mesnevîyi ney ile başlatması da bunun en güzel sembollerinden biridir. Ney kamışlıktan kesilmiştir ve sesi ayrılığın sesidir. İnsan da kaynağından ayrılmış olmanın özlemini taşır.
Ve böyle bakınca Odysseus'un İthaka'sı bambaşka bir anlam kazanmaya başlıyor.
Doğaya baktığında düz çizgilerden çok döngüler görüyorsun.
Dünya kendi ekseni etrafında döner.
Dünya Güneş'in çevresinde döner.
Ay Dünya'nın çevresinde hareket eder.
Mevsimler tekrar gelir.
Su yükselir, yoğunlaşır, yağar, toprağa karışır ve yeniden yükselir.
Canlı doğar, büyür, ölür; maddesi yeniden doğanın döngülerine katılır.
Yıldızlar bile doğar ve ölür; ağır elementlerin önemli bir kısmı önceki yıldız kuşaklarının içinde oluşmuştur.
Fakat burada çok güzel bir ayrım var:
Döngü, aynı noktaya aynı hâlde dönmek değildir.
Dünya Güneş'in etrafında bir tur attığında takvimde benzer bir noktaya gelir ama Dünya üzerindeki hiçbir şey tamamen aynı değildir.
Sen de değilsindir.
Belki mistik dönüşün sırrı tam burada.
Dönmek tekrar etmek değildir.
Dönmek, değişerek aynı yere gelmektir.
Bu biraz kültür yazısı gibi oldu ama bence iyi bir pazar okumasıdır.
Aşırı keyifli pazarlar :)



Yorumlar